Mavi Marmara’ya Kırk Selam!

0
883

Mavi Marmara’ya Kırk Selam!

Mavi Marmara’ya yapılan ahlaksız ve çirkin saldırının 5. Sene-i devriyesini üzüntü ve umutla idrak ediyoruz. Üzüntümüz, İsrail mezaliminin, İsrail baskı ve zulmünün devam etmesinedir. Umudumuz bu ahlaksız yapının, Siyonizmin, Baskının şiddetin, Ambargonun kalkacağı gün içindir. Elbet o gün yakındır beklentimiz Filistin’in, Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın özgürlüğüne kavuşacağı gündür. Şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır… (Bakara/214)  Bu haseple 40’lar Kulübü bünyesinde yayımlanan ‘MAVİ MARMARA’YA KIRK SELAM!’ adlı kitapta yayımlanan yazımı buraya nakşetmek istedim. Okuyup yararlanmanız duasıyla…

Mavi_Marmara_side

 

İHH insani yardım vakfı ile Özgür Gazze hareketinin organize etmiş olduğu filo ile yola çıkacağız. Çok heyecanlıyım. Filistinli kardeşlerimize yardım götürecek olmak, onların açlıklarına, hastalıklarına derman olmak istiyordum. Senelerdir abluka altında bulunan, zalim İsrail ordularının yaptığı zulümlere maruz kalan Filistinli kardeşlerimiz bizi bekliyor. Allah’ın izniyle bir nebze olsun onların yaralarına merhem olacağız. Eşimle son bir kez vedalaştık. Ailenin kokusu cennetle eş değerdir ya hani. Mis gibi. Kokularını en derinime çektim, hapsettim. Sanki bir defa daha koklayamayacakmışım gibi Artık yola çıkma vakti geldi…

İHH Başkanı yaptığı konuşmalarla içimizi ısıtıyordu. Bizleri birbirimize daha bir kenetliyordu. Sıkı sıkıya, farklı milletlerden farklı dinlerden yüzlerce kişi bir arada, el ele ve göz gözeydik. İsrail’in devlet terörüne karşı çıkmak isteyen herkes tek vücuttu. Bütün arkadaşlarımın gözlerinin içine içine baktım, korkunun esamesi okunmuyordu. Rabb’im sen ne büyüksün, İslam’la şereflendirdiğin bizler biliyoruz ki zalimin karşısındaki galebemiz Zafer, mağlubiyetimiz de Şahadet. Sana binlerce kez şükür olsun. Kefenlerimiz sırtımızda, bu iş nihayetlenecek İsrail’in mezalimine dur diyeceğiz.

Bütün dünyada bir korku havası oluşturan, lobicilik faaliyetleriyle ülkedeki iç meseleleri istedikleri zaman kaşıyan, bütün ekonomi sistemlerini elinde bulunduran, verdikleri tek bir mesajla darbe yapan, rejim değiştiren ve yaptığı Filistin soykırımıyla bütün dünyaya gözdağı vermeye çalışan İsrail’e dur diyecektik. Kurulduğu günden bu yana vahşice katleden, yıkan, bombalayan, Filistin’e gün yüzü göstermeyen bu terör devletine, kurulduğu günden buyana acı ve gözyaşına sebebiyet veren bu zalimlere dur diyecektik. Bu yolculuğa çıkarken aklıma Cennet mekan Sultan Abdülhamid han geliyordu. O bütün bunları sezmişti, Siyonizm’in elbet bir gün İsrail devletini kuracağını, bütün küresel sisteme bu hastalıklı virüsü musallat edeceğini biliyordu. Elinden geldiği kadar da karşı çıkıyordu. O değil miydi, kendisinden toprak isteyen Herzl’e haddini bildiren? Olmadı, karşı çıktığı güçler tarafından, içerideki işbirlikçileri ve kuklalarıyla alaşağı edildi.

Filomuzda farklı milletlerden gazeteciler, yazarlar ve aktivistler vardı. Bunun yanı sıra Almanya, İsveç, Kuveyt parlamentosundan milletvekilleri,Holokost’tan sağ kurtulan kişilerden Hedy Epstein, Nobel Barış Ödülü sahibi Mairead Corrigan ve İsrail parlementosu milletvekili Hanin Zuabi de bulunmaktaydı. 32 farklı ülkeden 663 özgürlük yolcusuyduk. Yanımızda çeşitli yayın kuruluşlarının temsilcileri de vardı. 27 Mayıs’ta çıktığımız yolculukta hedefimize doğru hızlı yol alıyorduk. Gemimiz huzur doluydu. Bir tarafta Kur’an okuyanlar, bir tarafta cemaatle namaz kılanlar vardı. Kimisi dua ediyor, kimisi şimdiden özlediği ailesiyle görüşüyordu. Meraklı gözlerle etrafımı süzüyordum, kefenimizi de yanımıza alarak çıktığımız bu yolculukta herkes kendinden emindi. Filistin’in dört bir yanına dikilen utanç duvarlarını yıkacaktık, kuşatmayı delecektik. Açlıktan ölmek üzere olanlara aşımız, soğuktan ölmek üzere olanlara ise yorganımız vardı. Cephanelerimiz hınca hınç doluydu fakat silahlarla değil, bütün cephanemiz ve yükümüz bebek mamalarından, yorganlardan, battaniyelerden, yemeklerden oluşuyordu. İsrail için ne kadar korkunç bir cephaneydi bütün bunlar değil mi?

Kıbrıs’ın 30 mil güneyinde bekleyen yük gemileri Gazze ve Defne’nin de katılımıyla filomuz 6 gemiye ulaşmıştı. Ve artık toplanışımız tamamlanmış, asıl hedefe doğru yola koyulmaya hazır olmuştuk. 30 Mayıs Saat 15.45’de Gazze’ye doğru yola koyulduk. Hedefimize yaklaştıkça hepimizi bir heyecan dalgası sarmaya başlamıştı. Ne yalan söyleyeyim ben de çok heyecanlandım. Eşimi ve çocuklarımı düşünmeye başladım. Hafızamın bir köşesine hapsettiğim kokularını gözlerimi kapatarak bir kez daha içime çektim. En derinime. Masmavi denizlere açılmış, dalgalı bir biçimde yolumuza devam ediyorduk. Yolculuk esnasında kafamda hep aynı düşünceler cereyan ediyordu. Çok düşünceliydim, çok düşünüyordum. Dünyanın hangi evrelerden sonra bu raddeye geldiğini, zulmün, kan ve vahşetin nasıl bu kadar artabildiğini bir türlü idrak edemiyordum.  Ne kadar tuhaf değil mi? Yaklaşık 7 asır boyunca 3 kıtaya hükmetmiş Osmanlı-İslam medeniyeti, Ermenileri bağrına basmış, 1492 yılında İspanya’dan yaka paça kovulan Yahudi’lere yine Osmanlı İmparatorluğu sahip çıkmıştı. Bütün dünyaya hak ve hakikat dersi veren, Gayrimüslimlerin bile adaletinden razı olduğu, Irk, Dil ve Dini gözetilmeksizin herkese hayat hakkı tanıyan Osmanlı İmparatorluğu nerede, kendinden olmayan herkesi köleleştiren, kendine taptıran, inkara gem vuran, özgürlüğe zincir vuran, hapishaneleri hınca hınç dolduran ahlaksız zihniyet nerede…

İnsanlığa adım adım yaklaşıyorduk. Saat 22.00’dı. İçim içime sığmıyor, yerimde duramıyordum. Yolculuk için karar verdiğim günden şu ana kadar devam eden bu heyecan, beni dinç ve diri tutuyordu. Müslüman dostlarımızla yatsı namazına durduk. Aramızda gayri Müslim dostlarımız da vardı. Namazımız boyunca bizleri pür dikkat izlediler. Bizlere İmamlık yapan arkadaşımızın da ağzına sağlık, öyle duru ve güzel kıraati vardı ki anlatamam. Bir kez daha Rahman’a yakınlaştık, gamımızdan kederimizden uzaklaştık Elhamdülillah. Ellerimiz semaya açılmış, hepimizin gönlünden diline dökülenler aynıydı. Biz adalet istiyorduk, herkese herkes için adalet diyorduk, kimse ölmesin, herkesin hayat hakkının olduğunu belirtiyorduk.

Saat 22.45 olmuştu. Geminin ön tarafına bir hareketlilik hakimdi. Ne olduğunu öğrenmeye çalışırken gazeteci arkadaşımız İsrail’den uyarı mesajları gelmeye başladığını aktardı. Saat 23.00 sularında İsrail, tam 5 defa geri dönün uyarısında bulunmuştu. Kaptanımız bu uyarılara karşı çıkarak, açık denizden hareketle güneye doğru gidilmekte olduğunu, filoda yer alan insani yardım malzemelerinin Gazze’ye ulaştırılacağını belirtmişti. İsrail’in geri dönün uyarılarında bulunacağını biliyorduk. Fakat İsrail’in uyarılarından ve tehditlerinden daha önemli bir durum vardı. Oda Filistinli kardeşlerimizin açlıktan ve soğuktan öldükleri gerçeğiydi. Dinlemeyecektik, Filistinli kardeşlerimize merhem olmaya ant içmiştik. Kuşatma altında tutulan kamplarda her geçen gün insanlar yaşamını yitiriyordu. Yiyecek bulamayan kardeşlerimiz hayvanların etini yiyerek hayata tutunmaya çalışıyorlardı. Bütün bunları düşününce İsrail’in uyarıları bizi hiç mi hiç endişelendirmiyordu.

Saat 03.00’e gelmişti. Arkadaşlarımızla gözümüze bir damla uyku girmiyordu. Allah’a şükürler olsun ki bu saate kadar İsrail’in uyarı mesajları haricinde ters giden bir şey olmamıştı. Gemiden dünyaya yayın yapan gazeteci arkadaşlarımız, şaşkınlık içerisinde yanımıza geldiler. Gemiden yayın yaptıkları sırada, uydu frekanslarının devre dışı kaldığını, uydu telefonlarının da iletişiminin kesildiğini söylüyorlardı. Şaşkınlık içerisinde birbirimize baktık. Şüphesiz bunu İsrailliler yapmıştı. Gemiden bir kez daha uyarı çağrısı duyduk. Güvenlik önlemi olarak hepimizin can yeleklerini giymesi söylendi. Bir şeylerin ters gittiği kesindi. Düşüncelere dalmıştık. O sırada eminim ki bütün gazeteci arkadaşlarım, aktivist arkadaşlarım, yardım gönüllüsü arkadaşlarım içlerinden İsrail’in saldırı ihtimalini geçiriyordu.  Saat 04.10’da bir kez daha uyarı aldık. Filomuzdaki Defne Y gemisi, “bütün botlar ve gemiler üzerinize geliyorlar” diyerek bizi uyardı.

Saat 04.20’de sabah namazına durduk. Hoca yanık sesiyle eşsiz bir kıraat sundu bizlere. Neredeyse bütün gemi namazdaydık. Gayrimüslim olan arkadaşlarımızsa içeride hala iletişim kurmaya çalışıyordu. Uzun bir kıraatten sonra, Rahman’a yakınlaşmanın en güzel yolu olan secdeye kapandık. 3 defa Ey Yüce Rabb’ım! Seni bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim. Dedik. Sağımızdaki ve solumuzdaki melekleri de selamladıktan sonra namazımı bitirdik. Gemide bir hareketlilik vardı. Can yeleklerimiz üzerimizdeydi. Geminin kenarlarından serin suları gözleyen arkadaşlarımız botların yaklaştığı haberini verdi. Bir taraftan geminin içerisinden “Panik yok” sesleri yükselirken, İsrail hücumbotları gemimize yaklaştı. Komandolar ucu kancalı demir çubuklarla gemimize tutunmaya başladılar. Gemimize tutunmaya başlayan komandolar bizleri hedef alarak ateş açmaya başladılar. Gemimizin hemen üzerine konuşlanan bir helikopter tam teçhizatlı ağır silahlı komandolar indiriyordu. Bazılarımız güvertede botların yaklaşmasını engellemeye çalışırken, bazılarımız da helikopterden inen komandoları etkisiz hale getirmeye çalışıyorduk. Önlem almak üzere aktivist arkadaşlarımızla gemimizde bulunan demir, ahşap sopaları ve zincirleri elimize aldık.  Helikopterden indirilen bir komandoyu etkisiz hale getirmeye muvaffak olduk. Tam bu sırada İsrailli komando üst güverteden alt güverteye düştü. Gemimize tutunan İsrail botlarına ellerimizdekileri atarak karşılık verdik. Üzerimize adeta kurşun yağıyordu, kurşunlardan bir nebze olsun kurtulabilmek için geminin iç kısımlarına çekildik. İsrail’in yaptığı bu ahlaksız saldırıya tekbirlerle karşılık verdik. İç taraflara çekildiğimizi gören komandolar gaz, sis ve ses bombalarını üzerimize fırlattılar. Bu kurşun yağmurunun arasında İsrailli komandolar üzerimize gerçek mermi sıkmaya başladı. Lazerli ve dürbünlü silahlarla açılan ateş sonucu arkadaşlarımız yaralanmıştı. Yaralanan arkadaşlarımızın durumu oldukça ciddiydi, defalarca vurulmuşlardı çünkü. Ortalık kan gölüne dönmüştü, İsrailli komandoların sınırsız katliam emri aldıkları belliydi. Kafamı sağ tarafıma çevirdim bir de ne göreyim, Furkan vurulmuştu. Hemen yanına gittim, kafası kanlar içerisindeydi. Defalarca vurulmuştu. Ellerinden tutup kendime doğru çektim, kucağıma almaya çalıştım. 19 yaşında, benim çocuğum olacak yaştaydı. Şimdi ölmemeliydi, yaşayacağı çok şey vardı. Furkan’ı La havle çekerek tam kaldırıyordum ki kırmızı bir lazerin üzerime odaklandığını fark ettim. O sırada bir patlama oldu. Bir anda her şey durdu, gözlerim istem dışı yukarı doğru çekildi. Furkan’ı bırakamazdım, ama elimden kaydı. Gemi dönüyordu, kurşunlar dönüyordu, arkadaşlarım vuruldu, ben de vuruldum. Hayır, bitemez, bitmemeli. Durmamalıyız. Üzerimizdeki yemini tutmalıyız, sözümüzden cayamayız. Filistin tutsak, Kudüs esir, Mescid-i Aksa postallar altında. Müslüman zulüm görüyor, işkencelerle, bombalarla öldürülüyor. Yakıcı kan yüzümü sardı. Metalik bir koku her yanımda, duman kokusu deniz kokusuna karışmış. Saniyeler geçtikçe güç kaybediyorum. Dayanmalıyım, ama olmuyor. Tutamıyorum, Furkan da düştü, nefes alıyor mu? Bakmak istiyorum. Son bir takatle ileri atılıyorum, olmuyor kayıyor ve düşüyorum. Bir koku hatırlıyorum, her yerimi saran bir koku. Bu koku ailemin kokusuydu. Ben Uğur Süleyman Söylemez, günlerdir rüyalarımda şehit olacağımı görüyordum. Rabbimin Kur’an’da müjdelediği zümreden oluyorum evet. Dilimde son bir kelam “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdûhü ve resulü” Hamd Allah’adır. Selam Peygamber’e ve onun ashabınadır…”

Bu Yazı, Mavi Marmara’ya Kırk Selam adlı Kitapta yayımlanmıştır…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.