Kudüs Bizim İçin Neden Önemlidir?

0
993
Kudüs Bizim İçin Neden Önemlidir?
Kudüs Bizim İçin Neden Önemlidir?

Kudüs,  bütün dinlerde kutsal sayılmış bir şehirdir. Bunun başta gelen sebebi ise Yüce Allah’ın insanları doğru yola iletmeleri üzere görevlendirdiği peygamberlerin birçoğunun bu şehirde yaşamış veya en azından hayatlarının bir bölümünü bu şehirde geçirmiş olmalarıdır. Ayrıca bu peygamberlerden bazılarının mabed olarak kullandıkları mekanlar da bu şehirdedir.

Birileri çıkıp şöyle bir soru yöneltebilir:

“Dünyanın başka coğrafyalarında da benzer zulümler yaşanıyor; insanlar öldürülüyor, yurtlarından sürgün ediliyor, neden oralarla ilgili Filistin için gösterilen tepki gösterilmiyor, Filistin’in sahiplenildiği kadar neden oralar sahiplenilmiyor?..”

Şayet bu soruyla İslam dünyasında ve Türkiye’de gösterilen duyarlığa dolaylı yoldan bir eleştiri yapılıyorsa, soranda bir art niyet arar ve Müslümanların hassasiyetlerine yönelik bir kastın olduğunu anlamış oluruz. Bu zannımızın gerekçesi; maalesef Türkiye’de Filistin söz konusu olduğunda farklı zamanlarda ısıtılıp önümüze sunulan; Arapların Osmanlıyı arkadan vurduğu ve kendi topraklarını Yahudilere sattıkları gibi mesnetsiz iftiralardır. Hamdolsun ki son Gazze olayında bu söylem, pek dillendirilmemiştir; ancak kimi çevrelerde bu zihin karışıklığı ya da cehalet hâlâ giderilebilmiş değildir. Evet, bu anlayış, içimizdeki beyinsizlerin kasıtlı ve bir o kadar da tarih bilgisinden uzak, hamasî değerlendirmelerle hakikati çarpıtmalarından başka bir anlam ifade etmez.

Yeri gelmişken Filistin topraklarının satışıyla ilgili şu notu düşmek gerekir. Filistin topraklarının büyük bölümü, 1948’de İngiliz himayesinde kurulan İsrail tarafından işgal edilmiş; bir bölümü Filistin dışında yaşayanlarca, çok az bir kısmı da Filistinliler tarafından Yahudilere satılmıştır. Toprak satışını yapanlar halkın tepkisinden dolayı Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardır. Şimdi, şöyle bir mukayese yaparsak: Biz, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki toprakların satışından dolayı nasıl bütün Türkiye halkını sorumlu tutamazsak aynı şekilde kendileri şu anda Filistin’de yaşamayanlar tarafından yapılan bu satışlarla ilgili tüm Arapları ve Filistin içindeki Müslümanları sorumlu tutamayız.

Kaldı ki, bu yanlış bilgiye yaslanan zümreler, II. Abdülhamit Han’ın Filistin topraklarının satılmaması için yayımladığı fermanın, 1911’de İttihat ve Terakkiciler tarafından yapılan değişiklikle satılmasına imkân tanıyan ihaneti bilmiş olsalar, Müslümanlar arasındaki kardeşliğin bozulması için uydurulan Araplarla ilgili iftira ve safsatanın hangi gerçeği örtbas etmeye matuf olduğunu idrak edebilirler mi acaba?

Bu sorunun iyi niyetle ve dünyanın bütün coğrafyalarında yaşanan zulümlere aynı tepkileri göstermemizi ilzam ettiren bir soru olarak sorulduğunu düşünürsek, elbette verilecek cevap; bizim tepki dilimizin tüm zalimlere yönelmesi ve duyarlılıklarımızı tüm mazlumlar adına harekete geçirmemiz gerektiği yönünde olacaktır. Tabii bu durumda bile sorunun yanlış bir zamanda sorulduğunu belirtmek ve Filistin’in diğer bölgelerden farklı olduğunu izah etmek gerekir.

Soruyu, soranın niyetinden bağımsız ele alırsak başta Filistin’in bizim için önemi ve gösterilen tepkinin anlamına dair şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekir:

Öncelikle,  Kâbe ve Mescid-i Nebevî haricinde, dünyanın herhangi bir bölgesindeki cami, nasıl Mescid-i Aksa’ya denk olmazsa, olamazsa; elbette, bu mabedin bulunduğu coğrafya da Türkiye ve dünya Müslümanları için diğer coğrafyalardan farklı olacaktır.

Bir toprak parçasına değer katan; üzerinde barındırdığı dinî, tarihî ve sembolik değeri olan mekânlarıdır.  Mescid-i Aksa, hem tarihi ve sembolik bir değer olması cihetiyle hem de İslam’ın şiarlarından biri olması yönüyle Müslümanlar için bambaşka bir değeri haizdir. İslam’ın şiarlarına saygı göstermek, sahiplenmek ve korumak da Kur’an’ın ifadesiyle, Allah’a olan bağlılığın ve saygının bir tezahürüdür.   

Mescid-i Aksa, bizim ilk kıblegâhımızdır. Peygamberimiz ve güzide ashabı, belli bir süre namazlarını bu mescit yönüne dönerek kılarlardı. Vaktaki yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan Yahudileri taklit ediyor gibi görünmek durumu oluşunca Peygamberimiz bundan rahatsız olmuş ve içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terk etmek durumunda bırakıldığı Mekke’deki Kâbe’nin kıble olması dileğiyle Allah’a niyazda bulunmuştu. Nihayet Yüce Allah: “İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin.”    (Bakara/149-150) buyruğu ile Rasûlü’nün bu özlemini gerçekleştirmişti.

(Ahmet Türkben)

46 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır.

Tevhit inancının önderleri olan peygamberlerin Allah’ın dinini en yoğun olarak insanlara tebliğ ettikleri kutsal bir mekân olan Kudüs, tarih boyunca birçok devlet ve milletin ilgi odağı hâline gelmiştir.

Kudüs, imar edildiği günden bu yana Şam diyarının merkezi ve başkenti olagelmiştir. Hz. İbrahim ve Hz. Lut’un Filistin bölgesine gelip yerleşmelerinden itibaren bu bölgenin tümü mübarek kabul edilmiştir. “Biz onu (İbrahim’i) ve (yeğeni) Lut’u âlemler için mübarek kıldığımız arza (yere ulaştırıp) kurtardık.” (Enbiya; 71). Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni, Cenab-ı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir.

Hz. Peygamber; “Ziyaretler ancak üç mekâna yapılır. Mekke’deki Mescidu’l-Haram’a, Medine’deki benim bu mescidime ve Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya.” buyurmuştur. Resulullah’ın bu hadisi ile bu üç belde İslam’da kutsal ilan edilmiş ve bunların dışında kutsiyeti olan başka bir dördüncü şehirden söz edilmemiştir. Ancak Şam ve İstanbul da hadislerde zikredildiklerinden bir bakıma kutsiyetlerine işaret edilmiş beldelerdir.

İslam’ın Mekke’de ilk tebliğ edildiği günlerde bu dinin en önemli ibadetlerinden biri olan namazın Mescid-i Aksa’ya yönelerek kılınması İslam’ın ilk kıblesinin bulunduğu Kudüs şehrinin önemini açıkça gösterir. Müslümanlar bu ilk kıblenin kutsiyetini idrak ederek tarih boyunca buraya sahip çıkılması gerektiğinin bilinciyle hareket etmiş ve bu mukaddes beldeyi her zaman koruyarak tevhit inancının bayrağı altında bulunması gerektiğine inanmışlardır. Kudüs ebediyen İslam’ın ilk kıblesi olma özelliğini koruyacak ve Müslümanlar buraya sahip çıkmak zorunda olduklarını hep idrak edecek ve bu beldenin Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmesi hâlinde tarihte olduğu gibi mutlaka kurtarılması gereğine inanarak çalışacaklardır.

Kudüs Yahudilerin değil, Hz. Âdem’den bu yana gelen tevhidin temsilcisi peygamberlerin mirasıdır. Bu miras nesilden nesile Allah’a itaat eden salih kullara devredilmiş ve onlar buna sahip çıkmıştır.

Cenab-ı Allah bu kutsal toprakların daima salih kimselerin yönetiminde kalmasını irade buyurmuş, fasık ve zorbaların hâkimiyetine geçen bu toprakların tekrar peygamberlerin veya peygamber mirasçılarının eline geçmesini istemiştir. Bunun için de sık sık bu bölgeye peygamberler gönderip onları uyarmıştır. Hz. Musa’dan sonra gelen ve İsrailoğullarına mensup birçok peygamberin (Davud ve ardından Süleyman’ın) bu topraklarda Allah’ın şeriatıyla güçlü bir devlet olarak hükmetmelerinin sebebi budur. Davud öncesinde de Allah İsrailoğullarını tekrar küfre karşı cihat etme hususunda imtihan etmiş ve onlara Talut’u hükümdar olarak belirlemişti. Fakat onlar yine itaat etmeyip isyan ederek bu mukaddes topraklar uğruna savaşmaktan kaçınmışlardı. İşte bütün bu olaylar çerçevesinde, (Davud ve Süleyman’dan sonra) bu kutsal mekân ve toprakların mutlaka mümin ve muvahhidlerin yönetiminde olması gerektiğini anlıyoruz. Kâfir ve müşriklerin bu topraklar üzerinde velayet hakları olmamalıdır. Özellikle daha sonra Zekeriya ve Yahya’yı öldüren kitlenin bu topraklar üzerinde velayet hakkına sahip olamayacakları açıktır.

Yahudiler bu topraklara Hz. Musa zamanında sahip çıkmayıp, “Git, sen ve Rabbin savaşın…” demişler ve bu kutsal mekânları korumaya yanaşmamışlardır. Bu tutumlarının sonucunda da kutsal topraklar ellerinden alınmıştır. Hatta onlar bu yerleri koruma fırsatı ellerine birkaç kez geçmesine rağmen aynı isyan ve korkaklığı gösterdikleri için artık bu mescit ve çevresi hakkında hiçbir sahiplik iddiasında bulunamayacaklardır. Bu durumu Cenab-ı Allah onlara çeşitli vesilelerle defalarca bildirmiştir. Buna rağmen çağımızda dünyayı fesada boğarak Filistin’i işgal edip bunca insanın kanına girmeleri, boşuna günah çıkartma gayret ve ikiyüzlülüklerinden başka bir şey değildir.

Bu nedenle Cenab-ı Allah, salih bir kulu ve habibi olan son peygamber Hz. Muhammed (sav)’e bu kutsal mekânı teslim etmek ve bu yerlerin kıyamete kadar onun ve ümmetinin elinde kalmasını temin etmek için onu İsra ve Miraç vasıtasıyla alıp oraya götürmüştür. İsra olayında bir devir teslim merasimi vardır. Cenab-ı Allah, İsra ve Miraç gecesinde bu mekânı bütün peygamberlerin ruhlarının şahitliğiyle Resulullah (sav)’a teslim etmiş, o da bu mübarek şehri ümmetine bir miras olarak devretmiştir. Burada Cenab-ı Allah’ın bu devir ve teslimden sonra bu mukaddes şehir ve mescidi, peygamberlerini katleden ve yeryüzünü fesada boğan bir milletin elinden alarak Resulullah’a teslim ettiği gayet açıktır.

İşte bundan dolayı biz Müslümanlar inancımız gereği Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç mekânı olan bu yere büyük bir kutsiyet izafe edip buranın ebedi kutsiyetine inanırız. İslam fetihlerinin ve İslam’ı bütün insanlığa tebliğ maksadıyla Hicaz bölgesinden çıkarak dünyaya açılmanın ilk günlerinde, ulaşılması ve fethedilmesi gereken bir mekân olarak görülen Filistin ve özellikle Beytu’l-Makdis (Kudüs), fetih hareketlerinin başlangıcında İslam toprağı hâline getirilen ilk yerlerdendir. Bu mirasa sahip çıkmak maksadıyla Kudüs, 638 yılında Hz. Ömer tarafından Bizanslıların elinden alınarak İslam devletinin topraklarına dâhil edilmiştir.

Hz. Ömer zamanında her gün genişleyen İslam fetihleri, Ecnâdeyn Zaferi’yle Bizans kapılarını iyice araladı. Hristiyanların kutsal merkezi olan Kudüs’ün de içinde bulunduğu Filistin bölgesi, Suriye orduları başkumandanı Ebu Ubeyde İbnu’l-Cerrah’ın yönetiminde fethedildi. Şehri bizzat halifeye teslim etmek isteyen Kudüslülerin talebi üzerine Hz. Ömer İbnü’l-Hattab, İslam ümmetinin halifesi olarak başkent Medine’den çıkıp Filistin’e geldi. Son derece mütevazı elbiseler içinde Kudüs’e giren Hz. Ömer, şehre İslam’ın verdiği izzet ve şerefle girdiklerini, üzerindeki yamalı elbiselerin hiçbir değeri olmadığını hâl ve davranışlarıyla anlatıyordu. Büyük halife Hz. Ömer, şehrin anahtarını Patrik Sophronios’tan bizzat teslim aldıktan sonra, burada yaşayan ve Müslüman olmayan kimselere tam bir din hürriyeti ve güven içinde yaşayacaklarına dair yazılı bir eman verdi. Bu tarihten sonra Kudüs, Haçlı işgaline kadar sürekli İslam devletlerinin hâkimiyetinde kaldı.

Hz. Peygamberin 23 yıllık peygamberlik süresinde 14 yıl boyunca namazlarını Mescid-i Aksa’ya yönelerek kıldığı bu mukaddes mekânın -etrafı mübarek kılınmış mescit ve kutsal şehir Kudüs’ün- işgal altında olması bütün ümmet için bir zuldür. Şehir, tarihte zaman zaman Haçlı veya Yahudiler tarafından işgal edilmişse de bu işgaller kısa süreli olmuş ve Müslümanlar bu beldeyi kurtarmanın yolunu bulmuştur. Haçlılar büyük ordular hâlinde Filistin’e saldırıp bir asra yakın bir müddet buraya yerleşmişler ancak onların orada ebediyen kalacaklarına hiçbir Müslüman inanmamıştır. 638 yılından 1099 yılına kadar İslam beldesi olarak kalan bu mübarek şehir, 461 yıl süreyle el-Makdis gibi çok sayıda büyük ilim ve fikir adamı yetiştirmiş, büyük bir kültür merkezi hâline gelmiştir. 1099 yılına gelindiğinde Haçlı ordularınca işgal edilmiş ve 88 yıl gibi tarihte hiç önemi olmayacak kadar kısa bir süre işgal altında kalmıştır.

Selahaddin el-Eyyubi 1187 yılında Kudüs’ü kuşattığında Beytü’l-Makdis’e beslediği sevgi sebebiyle bu mübarek beldeyi savaş felaketinden korumak istemiş, bunun için de birkaç kez çok elverişli şartlarla Haçlıları teslim olmaya davet etmiş ancak netice alamamıştır. O, bu kutsal şehrin surlarını yıkmak, binalarını yok etmek ve en ufak bir taarruzla şehre zulüm yapmaktan çekiniyordu. Bu nedenle o da Hz. Ömer gibi barış yoluyla şehri teslim almaya çalıştı. Bunun için şehre elçiler gönderip, “Kudüs’ün Allah’ın kutsal saydığı beldelerden biri olduğuna büyük bir inancım vardır. Sizin de kutsallığına inandığınız bu beldeye muhasara ve savaşın gerektirdiği yollarla hücum etmek ve girmek istemiyorum.” dedi.

Kutsal mekânlar, salih kulların sahipliğinde kutsallıklarına paralel olarak korunurlar. Temennimiz, İslam dünyasındaki uyanış ve direniş hareketlerinin güç kazanması, bu kutsal mekânların tekrar Allah’ın kendilerinden razı olduğu salih kulların eline geçmesidir. Bunun ilk işaretlerinin görülmeye başlanmış olması bu ümidimizi arttırmaktadır. Her geçen gün güçlenen Müslümanlar, bir gün mutlaka işgal altındaki bu toprakları kurtaracak ve yeniden salih kimseler ve müminler yeryüzüne mirasçı olacaklardır. Korkak ve üzerlerine zillet vurulmuş Yahudilerin Filistin’i boydan boya bölen utanç duvarını yapmalarının sebebi, bu toprakların öte tarafında saklanmak içindir. Batı yakasında barınamayacaklarını anladıkları için bu duvarı inşa ettiler.

46 yıldır süren bu işgale “hayır” demenin şimdi tam zamanıdır. Artık bütün bir İslam dünyasının sesini yükseltmesinin ve tüm cihana bu işgale son verilmesi ve Kudüs’ün özgürlüğüne kavuşturulması mesajını vermesinin tam zamanıdır. Kudüs için yapabileceğimiz çok şey var! 46 yıllık bu işgal sona ermeden İslam dünyasının başını dik tutması mümkün değildir!

Prof. Dr. Ahmet Ağırakça / İHH AKADEMİ 

İlginizi Çekebilir: Kudüs Esirse, İnsanlık ve Müslümanlık Özgür Değildir

Bu konu hakkında yorum yapmanız bizim için önemli

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.