Eskiden Böyle Miydi?

0
516
Eskiden Böyle Miydi

Eskiden Böyle Miydi?

Eskilerin mirası, yeni neslin yitiği… Ruhumuza çekilen ve yırtmamamız gereken, görünmez hayâ perdesi… Dedelerimizden nenelerimizden iç çekilerek sıklıkla duyduğumuz “Ah! Ah! Eskiden Böyle miydi!?” şeklinde giriş yapılan, genellikle özlem ve sitem, biraz nasihat, bolca maneviyat ve buram buram tecrübe kokan cümlelerin hayat bulmuş halidir edep…

Manevi kapılardan bir kapı olan Şems Tebrizî, edebi anlatan eşsiz beyitlerinde şöyle haykırmaktadır:

“Efendi, anla ki insanın tenindeki can ne ise, edep de odur. Efendi, insanların kalbindeki, gözündeki nurlar edepten ibarettir. Âdem ulvî âlemdendir (yani yaratılışı yüksektir), onu süflive (alçak) sanma! Bu kâinat kubbesinin dönüşündeki nizam ve revnak (parlaklık) edeptir. Ayağını İblis’in kafasına koymak, ona hâkim olmak istersen gözünü aç ve anla ki, şeytanı öldüren edeptir. Gözünü aç da baştanbaşa Allah kelâmına bak! Ayet, ayet bütün Kur’an’ın manası edepten ibarettir. Akla: “İman nedir?” diye sordum. O, kalp kulağıma dedi ki: “İmân edeptir!” Ey Şems-i Tebrizî! Artık sus ki, sen Huda’nın bir sırrısın. Geceleri parıldayan en nurlu ve en üstün ışık edeptir.”

[Terceme: H.Basri Çantay, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, 1964, S.72]

Daha da açacak olursak imanın hakikatine ermek için, ilm-u yakîn; ilm-u yakîn için, ihlaslı amel; ihlaslı amel için, farzları eda; farzları eda etmek için, sünneti tatbik; sünneti tatbik etmek içinse edebi muhafaza şarttır.

Edebin Temini, Kemali Ve Muhafazası

Zannımızca bir kişinin edebini kemale erdirebilmesi ve o kemalin ağır yükünü sırtlanabilmesi için; Daha dünyanın çetin yollarına adım atmadan iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı ve dininin gerektirdiği, mü’min şahsiyetini iyice bellemesi gerekir. Kâinatı tek heceli bir kelimeyle yoktan var eden Allah-u Teâlâ’nın yüce kelamı Kur’an-ı Kerim’de:

“Muhakkak ki sen yüce bir ahlak üzerindesin.” [Kelam Suresi 4]

buyurduğu ve alemlere rahmet kaynağı kıldığı Peygamber Efendimiz (sav), bunun en açık misalidir. Sa’d ibn Hişam Rasulullah (sav)’in “Hümeyra” diye seslendiği hanımı Hazreti Âişe (r.anha)’ya gelerek:

 

[quote bcolor=”#81d742″]

–“Ey mü’minlerin anası! Bana Rasulullah (sav)’in ahlâkını haber ver!” dedi. Âişe (r.anha):

–“Sen Kur’an’ı okumuyor musun?” dedi. O da:

–“Evet, okuyorum!” dedi. Bunun üzerine o mübarek annemiz:

–“Hiç şüphesiz, Allah Peygamberinin ahlâkı Kur’ân’dan ibaretti.” buyurdu.

[/quote]

 

[Müslim, Salâtu’l-Musâfirîn ve kusrihâ, Câmiu salâti’1-leyl, 139]

Evet, onun ahlakı, edebi, oturuşu, kalkışı hep Kur’an’dı. Biz gayba iman eden mü’minlere de öğrettiği edepte oydu. Dedelerimizin de dedelerine varis olduğu emanette oydu ki; Burada hepsini tek tek, mısra mısra, kelimesi kelimesine anlatsak ciltler dolusu kitaplara sığdıramayız. Kısa olan ömrümüzü aydınlatması için inceden bir göz atalım:

1 – Evden dışarı çıktığımız bir vakit; Müslüman kardeşlerimizden tanıdığımız veya tanımadığımız herhangi bir tanesiyle karşılaştığımızda hava raporu niteliğinde “Günaydın!” demek yerine; İlk işimizin küçüğün büyüğe, sayıca az olanın çok olana, binitli olanın yürüyene, yürüyenin oturana selâm vermesi gerektiğini bilelim. [Buhari, İzin 4-7]

2 – Çarşıya, pazara, alışverişe, gezmeye giderken veya eve dönerken, şimdiki yaptığımız gibi yaşını almış bir zatın yanından “Bu ne ya! İki saatte yürüyor! Bunu beklersek ohoo!” deyip sıyrılmak yerine, ona hürmet sadedinde ardında bekleyelim. Ancak onun “Geç evladım! Ben yavaş yürüyorum.” deyip müsaade etmesinden sonra gidelim. Yolda küçüklerimizin büyüklerinin önünden yürümemesine önem gösterelim.

3 – Gün içinde yedi şeyi (cenazeler ardından gitmeye, hastayı ziyaret etmeye, davetçiye icabet eylemeyi, zulme uğramışa yardım etmeyi, yemini kabul etmeyi, selâmı karşılamayı ve aksırana “Elhamdülillah” derse, ona “Yerhamükellah” (Allah sana rahmet etsin!) diye dua etmeyi) elimizde oldukça yapmaya gayret edelim ve yedi şeyden de (Gümüş kap kacak, altın yüzük, harîr, dîbâc, kas-sıyy, istebrak denilen ipekli kumaşları kullanmaktan) ateşten kaçar gibi kaçalım. [Buhari, Cenaiz 2]

4 – Diyelim ki bir kardeşimizi ziyarete gittik ve kapısını çaldık, bize “Kim o?” diye sorulduğunda “Benim” diye cevap vermek yerine adımızı zikredelim. Kapı açıldığı zaman evin içini görmemek için sağ veya sol tarafa çekilelim. Kapıyı üç defa çaldık veya zile bastık da cevap alamadıysak Orada daha fazla durmayıp gerisin geri gidelim. [Buhari, İzin 13,17]

5 – Kendi evimize bile girerken yanımızda anahtarımız olsa dahi kapıyı çalalım. Eğer böyle yapmaz ve eve pattadanak girersek; İstemediğimiz, kızacağımız bir olayla karşılaşabilir ve ev halkınız üzebiliriz veya üzülebiliriz. Kapı açıldıktan ve eve girmeden önce “Bismillah” diyelim ki, şeytanın bizimle birlikte içeri girmemesi için bir önlem olsun. Sonra ev halkına selam verelim, sağ ayakla içeri girelim. [Müslim, Eşribe 103]

6 – Eski adetlerimizin arasında bulunan, şimdi ise hiç hatırlamadığımız ve Osmanlı’da yaygın olan bir sözümüz vardı; “Sirke içtim de geldim!” Bu sözü, yemeğe davet edilen misafirler, ev sahiplerine söylerlerdi. Bu deyim sirkenin iştah açıcı özelliği olması hasebiyle kullanılırdı. Yani şimdi ki gibi “Kurt gibi acıkmışım daha yok mu?” gibi vahşi terimler yerine daha münasip kelimeler kullanalım.

7 – Sofraya oturmadan önce ellerimizi yıkayalım, sofraya birlikte oturalım, evin en büyüğü yemeğe başlamadan başlamayalım. Dede/Büyükbaba veya nene/büyükanne gibi büyüklerimizin, onlar yoksa babamız veya annemizin, yemeğe başlamadan herkesin hatırlaması için besmeleyi yüksek sesle çekmesini bekleyelim. Yemeği yerken veya suyumuzu içerken sağ elimizi kullanalım ve önümüzden yiyelim. Sofradan kalkarken en yaşlı veya evin reisi olan büyüğümüze sofra duasını yaptıralım.

8 – Su içerken bardağı tek hamlede, görmemişçesine ve hunharca mideye indirmek yerine, adabına uygun olarak içelim. Alaaddin Çelebi Osmanlı’daki su verme adabını şöyle anlatır: “Birine su verirken uzaktan veya yüksekten sunmayalar, maşrapanın yahut bardağın kulpunu kolayca tutabileceği şekilde su içecek kişinin sağ elinin olduğu tarafa çevireler. Muhatabın üzerine damlatmamak için bardağı iki eliyle alttan tutarak sunalar. Ve alan kimse sağ eliyle ala, Bismillah deyip başlaya, bardağın dibini suratına tutmadan yavaş yavaş içe. Ağzını doldurup yutmaya ki, yürekte zahmet peyda olur. Su verenler boşalan bardağı aldıktan sonra sıhhat ve afiyet dileyeler ki, su içen kişi nefes alıp cevap verebilsin.”

9 – Yemek yerken tıka basa yememeye dikkat edelim. Midemizin üçte birini yemeğe, üçte birini içeceğe, kalan üçte birini de nefes almak için boş bırakalım. [Tirmizî, Zühd 47].

10 – Eskilerin ihtimam gösterdiği ve bizimde umursamadığımız adetlerimizden bir tanesi de eve misafir geldiği zaman onların ayakkabılarının burunlarını dışarıya doğru değil, içeriye doğru baktırmaktı. Böyle yaparak “Biz sizin misafirliğinizden çok hoşnut kaldık, evimizi yeniden şereflendirmenizi bekleriz” demek isterlerdi. Bizlerde bereket büyüklerledir deyip onların yaptığı gibi misafirimizin ayakkabılarının burunlarını içeriye doğru verelim.

11 – Avrupa’nın kıt görüşlü erkeklerinin sözde nezaketi “Bayanlar önden” gibi değil, Osmanlı’nın zarif düşünceli erkeklerinin yaptığı gibi merdivenden inerken, hanımların hem vücudu ifşa olmaması hem de hanımları düşerse tutabilmek için önünden inelim. Aynı sebeple merdivenden çıkarken yine arkadan çıkalım.

12 – Osmanlı’nın mütevazı tebaası dedelerimiz, 63 yaşını geçtiklerinde yaşı sorulursa, bizler gibi şişip kabarmak yerine; “Haddi aştık evladım!” diye cevap verirdi. Yapılan davranış Peygamber Efendimiz (sav)’e duyulan saygı, sevgi ve edepten kaynaklanırdı. Bizlerde bu günlerin küçüğü yarınların yaşlısı olarak hayat kesemize bu incilerden doldurmaya özen gösterelim.

13 – Gündelik hayatta ve özel günlerde (davetlerde, bayramlarda) evde yapılan hizmet sırasında telaşlı, yüksek sesle hitap ederek, bir oraya bir buraya koşuşturarak iş yapmayalım ve hizmetlerimizi bir düzen içerisinde yürütelim. Bu gibi durumlar Osmanlı’nın ayıp saydığı davranışlardandı. Özümüzde var olan bu vakur duruşu yeniden hayatımıza nakşedelim.

14 – Yine hayatımızda önemli yeri olması gereken, ecdadımızın saymakla bitmeyen incelilerinden birkaç tanesi de; Kapılarda kadın ve erkek için iki ayrı tokmak, haremlik-selamlık için iki oda arasında dönen bir dolap bulunur ve ışığı söndür/ışığı yak yerine, ışığı uyandır/ışığı dinlendir kullanılırdı. Evlerinde misafirin kalacağı odada kıbleyi gösteren bir levha ve altında; ibrik, leğen, havlu ve seccade hazırda bulunurdu. Levhanın üzerinde de şunlar yazardı:

“Ey müsafir kıl namazın kıble bu caniptedir.

İşte legen işte ibrik işte havlu iptedir.

Bize gelen misafir ekmek ile aş yesin!

Gel namazın kılmaz ise toprak ile taş yesin!

Âkil isen kil namazın içün saadet tacıdır.

Sen namazı şöyle bil ki mü’minin miracıdır.”

Ve daha niceleri… Bir ilim meclisinde ilmiş sohbet edilirken hoca, Erzurumlu bir dedeye;

–“Dede, Peygamber Efendimiz (sav) çocuklarını çok severdi, eşiyle yan yana dolaşırdı. Siz Anadolu’daki eski insanlar çocukları çok öpüp sevmezsiniz. Erkekler önde, eşleriniz iki metre geride yürür. Sebebi nedir?” şeklinde soru sorar.

Dede cevap verir;

–“Evladım! Biz Cihan Harbi’nde o kadar çok şehit verdik ki, geride çok yetim ve dul kaldı. İşte bu yüzden o yetimlerin yanında ne evlatlarımızı sevebildik ne de eşi şehit olmuş dul kadınların yanında hanımlarımızla yan yana yürüyebildik.”

İşte biz böyle dedelerin torunlarıyız. Allah bizleri, kendine hakkıyla kulluk edenlerden, habibinin ümmet lafzı altında olanlardan, soylu dedelerimize şanlı torunları olanlardan ve devletimize hayırlı birer birey olanlardan eylesin! Yazımızı nihayete erdirirken, bir nebze olsun eksik yönlerimizi giderebildiysek ve siz değerli okuyucuların gönül tellerini tıngırdata bildiysek, ne mutlu bizlere!

Selam ve dua ile…

Günün Sözü:

İlim meclisine girdim, kıldım talep,

İlim ta gerilerde kaldı, illa edep illa edep.

[Ziya PAŞA]

İlginizi Çekebilir: Peygamberimizin Cennetteki Komşusu

Bu konu hakkında yorum yapmanız bizim için önemli

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.