Din Neden Gereklidir ve Vardır? Neden İslam Tek Doğru Dindir?

0
1056

 

 1. Bir Yaratıcı’nın varlığının delillerinden bir kısmı:

Din gerekli midir? Hangi din doğrudur? Doğru din hangisidir? Gibi sorular cevaplanıyor ve İslam’ın tek doğru din olduğu mantıksal delillerle ispat ediliyor.

Bir harf katipsiz, bir saray ustasız olmaz. Öyle ise bu kainat sarayının bir Yaratıcısı olmak zorundadır.

Hayat, ilim, irade, kudret sıfatlarına sahip olmayan zerreler kendi kendilerine var olamazlar.

Bir kitabı yazan kâtibin hayatı, kitabı yazmak için gerekli ilmi, kitabı yazıp yazmayacağına karar verecek iradesi, kitabı yazmaya gücü yetecek kudreti vardır. Kainat da bir kitap gibidir. Bir harf katipsiz olamaz iken şu muntazam kainat kitabının yaratıcısının, sahibinin olmaması düşünülebilir mi? Hayatsız, ilimsiz, iradesiz maddeler kendi kendilerine var olamazlar. Şuursuz tabiat kendi kendini var edemez.

Kainattaki varlıklar hikmetli işler yapmaktadırlar. Bu hikmetli işleri şuursuz, ilimsiz, kudretsiz, iradesiz maddelerin yapması imkansızdır. 

Güneş belli bir yörüngede hareket eder ve yeryüzüne ısı ve ışığını ulaştırır. Bulutlar yağmura ihtiyaç duyan canlıların ve toprağın yardımına koşar. Arılar bal yapar, inekler süt verir ve insanlar bu leziz nimetlerden faydalanırlar. Peki soralım: Güneş bizi tanır mı? Güneş kendi ilmi ve kendi iradesi ile mi bu hikmetli işleri yapar? Bulutlar bize merhamet eder mi? Bulutların canlıların ihtiyaçlarını karşılayacak ilimleri, iradeleri, merhametleri var mıdır? Arılar kendi ilimleri ile mi bal yaparlar? İnekler kendi şuurları ve iradeleri ile mi süt verirler? Bir cansız, ilimsiz, iradesiz tohumdan koca bir ağaç çıkar. Ve o ilimsiz, iradesiz ağaçlardan farklı lezzetler, farklı renkler, farklı suretlerde, vitaminli meyveler çıkar. Bu işleri bir Yaratıcı’nın yarattığı kabul edilmez ise o zaman o cansız, şuursuz, ilimsiz tohumdaki tüm zerrelerin, atom parçacıklarının bu muntazam işleri yapacak ilme, kudrete sahip olduğunu kabul etmek gerekecektir. Çünkü mesela ağacın programı muntazamdır. Her bir zerre ağacın programını bilmelidir ki; bu programı düzenlesin. Eğer bilmez ise yapamaz, düzenleyemez. Demek ki; bu işleri o şuursuz, ilimsiz, hayatsız zerreler yaratmıyor. Demek ki; yoku var eden, bir tohumu bir bahar mevsimi gibi kolaylıkla yaratabilen, bir ağacın programını yaratıp bildiği gibi, tüm ağaçların programını da yaratan ve bilen, her bir zerreye hâkim olabildiği gibi tüm kainata hâkim olabilen, zamanı, mekanı, maddeyi, ruhu yoktan var eden, hiç bir şeye ihtiyaç duymayan, hiç bir şeye benzemeyen, tüm eksikliklerden münezzeh bir Yaratıcı’nın varlığı kabul edilmek zorundadır.

Dış etkenleri tanıyacak şuura, bilecek ilme sahip olmayan maddeler kendi kendisinin yaratıcısı olamaz ve kendi varlığını da kendi başına devam ettiremez.

Güneş’in nesneler üzerinde ısı ve ışığı yansır. Eğer bu nesneler üzerinde yansıyan ısı ve ışığın Güneş’ten geldiği inkar edilirse o zaman bu nesneler üzerindeki her bir zerrenin bu ısı ve ışığa kendi kendisiyle sahip olduğunu kabul etmek gerekecektir. Bu ise her bir zerreye Güneş’in özelliklerini vermek anlamına gelir. İşte kainattaki varlıkların bir olan Yaratıcı tarafından yaratıldığı kabul edilmez ise o zaman her bir varlığın her bir zerresinin dış etkenlerden haberdar olduğu, mesela her bir atom parçasının Güneş’in hareketlerini, yiyecek ve içeceklerin tüm özelliklerini bilmesi, onlara hâkim olması, onları idare etmesi kabul edilecektir. Mesela insanın sindirim sisteminin düzgün çalışması için binlerce hücre iş yapar. Eğer bu hücrelerin bu işleri bir Yaratıcı’dan bağımsız olarak yaptığı kabul edilirse o zaman bu hücrelerin sindirim sistemindeki diğer hücrelerin yaptığı işleri, o yiyecek ve içeceklerin özelliklerini bilecek ilme ve onların hepsini idare edecek kudrete sahip olduğunu da kabul etmek gerekir. Eğer o bir hücre, yiyecek ve içeceklerin özelliklerini bilemez, diğer hücreleri ve vücudun diğer azalarını tanımaz ise bu işleri yapamaz. Ama görüyoruz ki; ilmi, iradesi olmayan bu hücreler muntazam bir ordunun askerleri gibi hareket ediyorlar, kusursuzca işler yapıyorlar ve yaptıkları işlerin sonucunda hikmetli işler çıkıyor. Demek ki; bu şuursuz, ilimsiz zerreler başıboş değiller. Demek ki; onları kusursuzca çalıştıran sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi bir Zât vardır.

Varlıkların hızlıca, kolayca, karıştırılmadan, hatasızca, intizamlı bir şekilde varlığa gelmesi ve varlıklarının devam etmesi şuursuz, ilimsiz tabiat ile açıklanamaz.

Mesela bir dakika içerisinde dünyanın farklı yerlerinde, hızlıca, kolayca, hatasızca, intizamlı bir şekilde farklı türde, farklı surette milyonlarca canlı, varlığa geliyor. Bir bahar mevsiminde farklı yerlerde, aynı anda, binlerce farklı bitkiler, meyveler ortaya çıkıyor. Bu hızlı, kolay, aynı anda, farklı yerlerde, hatasızca, intizamla meydana gelen işler gösteriyor ki; bu mükemmel işler şuursuz, ilimsiz tabiata havale edilemez.

Milyonlarca bilginin küçücük cisimler içerisinde muhafaza edilmesi şuursuz tabiat ve tesadüf ile açıklanamaz.

Görüyoruz ki; bir bitkinin programı tohumunda, bir hayvanın özellikleri yumurtasında, bir insanın özellikleri menide muhafaza edilmiştir. Tek bir hücrede bulunan DNA molekülleri, az bir yer kaplayan insan beyni devasa bilgiler içerir. Bu muhafaza şuursuz, ilimsiz, iradesiz tabiata ve tesadüfe havale edilemez.

Eğer varlığa gelişler her bir zerreye ayrı ayrı havale edilirse (ki bu zerreler hayat, yaratıcılık, kudret, ilim gibi sıfatlara sahip değildirler) o zaman büyük bir zorluk (imkansızlık) söz konusu olur.

Mesela bir ordunun teçhizatı bir fabrikadan, bir merkezden, bir emirle çıksa bu, bir askerin teçhizatının çıkması gibi kolay olur. Ancak her bir askerin teçhizatı ayrı ayrı fabrikalardan, ayrı ayrı merkezlerden, ayrı ayrı emirlerle çıksa büyük bir zorluk ve masraf söz konusu olur. Demek ki; kainattaki varlıkların varlığa gelişleri sonsuz hayat, sonsuz ilim, sonsuz kudret, sonsuz irade sahibi ve bir olan Zât’a havale edilmek zorundadır. Şuursuz tabiat ve kör tesadüf kainatı var edemeyeceği gibi bir zerreyi de var edemez.

Varlıklardaki sanat ve estetik:

Varlıkların farklı renkleri, farklı suretleri, göze hoş gelen, estetik biçimleri, organların muntazam oluşu gösterir ki; varlıkları sanatlı yaratan sonsuz kudret sahibi bir Zât vardır.

2. Tek doğru dinin ve peygamberliğin gerekliliğinin delillerinden bir kısmı :

Görüyoruz ki; kainattaki varlıklar kusursuzca vazifelerini yapıyorlar. Bilinci, şuuru, ilmi, iradesi olmayan Güneş ve yıldızlar belli bir yörüngede, belli bir düzen içerisinde hareket ediyorlar. Canlıları tanımayan, canlılara karşı merhamet hissi olmayan Güneş, Allah’ın izni ile canlıların imdadına koşuyor, canlılara ısı ve ışığını ulaştırıyor. Aynı şekilde canlıları tanımayan, canlılara merhamet etmeyen, bilinçsiz, ilimsiz bulutlar Allah’ın emri ile beraber toplanıyorlar ve çarpışarak ihtiyaç sahibi canlılara yardım eden ve ölü toprağı canlandıran yağmur damlalarını çıkartıyorlar. Bilinçleri dar, âciz, zayıf, ilimsiz arılar Allah’ın ilham etmesi ile bal üretiyorlar. Eğer Allah bu arılara görevlerini bildirmese bu merhametsiz, ilimsiz arılar lezzetli, faydalı bal nimetini üretemezler. Demek ki; sonsuz ilim ve sonsuz kudret sahibi olan bir Yaratıcı bu varlıklara vazifelerini bildiriyor.

 

“Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

Kur’an; 16/68

Ve şimdi soruyoruz:

* Kainattaki varlıklara vazifelerini bildiren Allah’ın; akıl sahibi, irade sahibi olan insana hayattaki görevini öğretmemesi mümkün olabilir mi? Kainattaki varlıkları başıboş, vazifesiz bırakmayan Allah, insanı başıboş ve vazifesiz bırakır mı?

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zannediyor!”

Kıyame Suresi 36. Ayet Meali

* Hayatın anlamı, insanın nereden geldiği, hayattaki vazifesinin ne olduğu, ne yapması gerektiği, nereye gideceği gibi çok mühim meseleler peygamberler vasıtası ile anlaşılabilir.

İnsan, aklı ile pek çok bilgiyi öğrenebilir, pek çok sorunun üstesinden gelebilir. Ancak yine de insan aklı sınırlıdır. İnsan, aklı ile bütün sorunların üstesinden gelemez. Hakikat karşısında insan aklı karanlıkta bir yıldız böceği gibidir. İnsan sadece kendi aklına başvurarak hayatın anlamını, nereden geldiğini, vazifesinin ne olduğunu bulamaz. Yıldız böceği hükmündeki insan, bir Güneş’e dayanmak zorundadır. O Güneş ise mesajını cüz’i irade sahibi varlıklardan değil, külli irade sahibi olan, tüm kainatı yoktan var eden, sonsuz hayata, sonsuz ilme, sonsuz kudrete sahip olan bir Zât’tan almalıdır. Demek ki; insana hayatın anlamını gösterebilecek olan ancak hayatı yaratan olabilir. İşte insana
hayatın gayesini, kainattaki sırları, insanın vazifesini, insanın nereden geldiğini, nereye gideceğini öğretenler hayatı yaratan Allah’tan mesajı alan peygamberlerdir.

* Allah’ın izzeti, merhameti ve adaleti dinin ve ahiret gününün gerekliliğini gösterir.

Görüyoruz ki; kainattaki varlıklar Allah’ın emri ile vazifelerini yapıyorlar, bir düzenli ordunun askerleri gibi hareket ediyor ve Allah’a itaat ederek çalışıyorlar. Demek ki; bu kainat sarayının sultanı olan Allah izzetlidir. Ancak görüyoruz ki; bu dünyada âsi kullar var ve âsi kullar hak ettikleri cezayı bu dünyada görmüyorlar. Bir sultan saltanatındaki düzeni korumak için kanunlar çıkarır. Peki kainatın sultanı olan ve sonsuz izzet sahibi olan Allah, kullarını başıboş bırakır mı? Elbette bırakmaz. Allah, kullarına peygamberler vasıtasıyla emreder. Demek ki; Allah’ın emirlerine uymayan âsilerin cezalandırılacağı ve Allah’ın, izzetini tam olarak göstereceği bir ahiret hayatı olmak zorundadır.

Hem görüyoruz ki; Allah merhametlidir. Allah, Güneş vasıtasıyla canlılara ısı ve ışık verir, yağmur vasıtasıyla ölü toprağı diriltir, ağaçtan çıkan meyveler, topraktan çıkan bitkiler ile bizlere rızık verir. Allah canlıların birbirlerine karşı olan şefkat ve merhamet hislerini yaratır. Allah bize sonsuza kadar yaşama isteği vermiştir. Dünyevi lezzetler insanı tatmin etmez. Demek ki; Allah merhamet sahibidir. Ve Allah’ı seven, O’na iman eden ve O’na ibadet eden, O’ndan korkan kullar bu dünyada çok sıkıntılar çekerler. Eğer sonsuz yaşama isteğinin karşılanacağı bir ahiret yurdu olmaz ise bu durum Allah’ın hikmetine ve merhametine aykırı olur. Demek ki; Allah’ın merhametinin tam olarak görüleceği bir ahiret yurdu olmak zorundadır. Ahiret yurdu olduğuna göre Allah, kullarına ahiret yurdu için çalışmaları gerektiğini bildirmelidir. Yoksa insan bu dünyadaki vazifesinin ne olduğunu bilemez. Demek ki; Allah, kullarına gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu ve kulların bu dünyada ahiret hayatını kazanmak için çalışmaları gerektiğini bildirir.

Hem görüyoruz ki; Allah adildir. Bir sineğe kartalın kanadı verilmemiştir. Hiç kimseye taşıyamayacağı yükler yüklenmemiştir. Kainatta kusursuz bir ölçü ve denge vardır. Organlar belli bir ölçü ile yaratılmıştır. Küçük, zayıf, âciz varlıklara bile rızıkları verilmektedir. Âciz yavrular korunmaktadırlar. İşte bu gibi örnekler gösteriyor ki; Allah adildir. Adil olan Allah, kullarının da adaletli olmasını ister ve bunun için kullarına neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bildirir. Görüyoruz ki; bu dünyada insanlar adalete aykırı işler yapıyorlar ve hak ettikleri cezaları bu dünyada tamamen almıyorlar. Eğer ahiret yurdu olmaz ise bu durum Allah’ın adaletine aykırı olur. Demek ki; Allah’ın adaletinin tam olarak görüleceği bir ahiret yurdu olmak zorundadır. Demek ki; bu dünyadaki yaşamdan sonra başka bir yaşam daha vardır. Demek ki; bu dünya bir imtihan yeridir. Demek ki; Allah, kullarına emirlerini bildirmiştir ve Allah, kullarını başıboş bırakmamıştır.

* Tüm kainat hikmetli ve sanatlı bir şekilde yaratılmıştır. Peygamberler ise kainat kitabının mânâlarını ders veren muallimler (öğretmen), liderler, rehberler, aydınlatıcı zâtlardır. İnsan dünyevi ilimler için bile öğretmenlere, kitaplara, rehberlere ihtiyaç duyar. Demek ki; insana hayatın gayesini, yaşamın sırlarını öğretecek olan peygamberler olmak zorundadır.

Allah, bu kainat sarayını bir çok hikmetler ile yaratmıştır. Allah kendi isim ve sıfatlarını ve bu kainat sarayını kullarına tanıtacak rehberleri, muallimleri (öğretmen) göndermiştir. Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed (Sav) muallim olarak gönderildiğini buyurmuştur.

* Allah, kainatta yarattığı mükemmel eserler ile kendi kemâlini, sanatını, ilmini, kudretini gösterir ve kullarına nimetler ihsan ederek kendisini sevdirir. Bunun karşılığında ise peygamberler vasıtasıyla kulların kulluk vazifelerinin neler olduğunu şuur sahiplerine bildirir.

“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”

İbrahim Sûresi 4. Ayet Meali

* Allah bu dünyayı bir imtihan dünyası yapmayı dilemiştir. Bu sebeple peygamberler bizim gibi insanlardır. Eğer herkesin inanmak zorunda kalacağı bir şekilde peygamber gönderilseydi o zaman imtihan sırrı bozulurdu. Aynı şekilde insanlar melek görselerdi o zaman imtihan sırrına aykırı bir durum olacaktı.

“Muhammed’e (görebileceğimiz) bir melek indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir melek indirseydik elbette iş bitirilmiş olur, artık kendilerine göz bile açtırılmazdı.”

En’âm Suresi 8. Ayet Meali

Peygamberlerin ortak özelliklerinden bir kısmı:

  • Allah’a ortak koşan insanlara Allah’ın birliğini bildirmişlerdir.
  • İnsanlara hayatın mânâsını, insanın dünyadaki vazifesini Allah’tan gelen vahiy ile, yani kesin doğru bilgi ile açıklamışlardır.
  • Peygamberler güzel ahlaklıdırlar ve insanlara güzel ahlakı öğretmişlerdir.
  • Binlerce insan onların mucizelerine şahit olmuştur.
  • Bütün peygamberler İslam dininin peygamberidirler. Peygamberlere inananlara Müslüman denir. Çünkü Allah katında İslam’dan başka din yoktur.

“Şüphesiz, Allah katında tek din, İslâm’dır.”

Âl-i İmran Suresi 19. Ayet Meali

“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki; kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.”

Âl-i İmran Suresi 85. Ayet Meali

3. Hz. Muhammed’in (Sav) peygamberliğinin delillerinden bir kısmı:

Kur’an’ın mükemmel belagatı: Okuma yazma bilmeyen bir zât, edebiyatın meşhur olduğu bir toplumda Kur’an ayetlerini okur. Kur’an ayetlerinin mükemmel belagatı müşrikleri hayran bırakır. Bu yüzden Kur’an için “sihir” derler. Ayrıca Arapça dili konusunda uzman olan âlimler Kur’an’ı harf harf incelemişler ve Kur’an’ın insan sözüne benzemeyeceğini söylemişlerdir.

Kur’an’ın önceki tüm peygamberleri tasdik etmesi: Yukarıda da belirtildiği gibi Allah katında tek din İslam’dır. Hz. Adem’den beri gelmiş bütün peygamberler Allah’ın birliğini ilan etmişlerdir. Kur’an’ın en çok vurguladığı nokta da Allah’ın birliğidir. Hristiyanlar ve Yahudiler Allah’a ortak koşarlar. Kur’an ise Allah’ın bir olduğunu söyler ve onların iddialarını çürütür.

Kur’an’ın meydan okumasına karşı inkar edenlerin âciz kalması: Tarihte hiçbir insan, hiçbir topluluk Kur’an gibi bir kitap yazamamıştır. Edebiyat konusunda uzman olan müşrikler eğer Kur’an gibi bir söz söyleyebilselerdi savaşmadan Kur’an davasına karşı zafer kazanabilirlerdi. Ama bunu yapamadılar ve savaşı tercih ettiler.

Kur’an’da en ufak bir çelişkinin bulunmaması: Kur’an’da en ufak bir yanlış bilgi ve çelişki yoktur. Bazı insanların çelişkili ve hatalı zannettiği ayetlerin çelişkili ve hatalı olmadığı binlerce âlim tarafından ispat edilmiştir. Bu konuda Kur’an tefsirlerine bakılabilir.

Kur’an’ın usandırmaması, binlerce insan tarafından ezberlenmesi ve ruhların gıdası olması gösterir ki; Kur’an bir mucizedir: Kur’an hem hayatın mânâsı hakkında hayati konulardan bahseder hem de bir zikir kitabıdır. Kur’an sadece bilgi sahibi olunacak, sadece hayattan ders alınması için okunacak bir kitap değildir. Kur’an aynı zamanda insanlara huzur verir. İnsanların manevi gıdasıdır ve zikirdir.

Kur’an’ın gelecekten doğru bir şekilde haber vermesi Kur’an’ın mucizeliğini gösterir. İşte bir örnek:

“Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. Dünyanın en alçak yerinde. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir.”

Rum Suresi, 1,2,3,4. Ayet Meali

613-614 yılları arasında Mecusi olan Perslerin orduları, Bizans ordularını mağlup etmişti. Mekkeli müşrikler, Ehl-i kitap olan Hristiyanların mağlubiyetine çok sevinmişlerdi. Ancak Kur’an-ı Kerim, bir mucize olarak, o zamanlar müşriklerce imkânsız gibi gözüken gelecekteki bir sonucu haber verdi: 3 ilâ 9 yıl arasında Bizans orduları Persleri mağlup edecekti. Ve Kur’an’ın bu gaybi haberi gerçekleşti.

Kur’an’daki bilgiler bilim ile çelişmez ve modern zamanlardaki bilimsel araştırma sonuçları Kur’andaki bilgileri tasdik etmiştir. Bu konuda Kur’an’ın mucizeliğinin bilimsel çalışmalar ile de görüldüğüne dair yazılan eserler vardır.Örneğin bebeğin anne rahmindeki oluşum aşamaları Kur’an’da Müminun Suresi’nin 13. ve 14.ayetlerinde anlatılır. Bu aşamalar mikroskobik incelemeler sonucunda anlaşılmış ve Kur’an’ın doğruluğu bir kere daha tasdik edilmiştir.

Kur’an’ın getirdiği kanunların insan fıtratına uygunluğu, Kur’ân ahlakı ile ahlaklanan, Kur’an ilmi ile ilim sahibi olan toplumların dünya medeniyetine manevi ve maddi katkıları..

Kur’an’ın getirdiği kanunlar ile insanlara ve toplumlara adil bir şekilde davranılmıştır. Allah’ın birliğine inanan, şirkten uzak duran, Allah’a ibadet eden toplumlar huzura kavuşmuştur. Kur’an’ın ve Hz.Peygamber’in (Sav) sünnetinin yolundan giden bilim adamları Orta Çağ’da yaptıkları bilimsel çalışmalar ile dünya medeniyetine büyük katkı sağlamışlardır. Modern bilimin bu seviyeye gelmesinde Müslüman bilim adamlarının büyük katkıları olmuştur.

İslamiyet’in gelmesi ile beraber kısa zamanda cahil, inatçı kavimler aydınlanmış ve bu kavimler eski kötü alışkanlıklarını terk etmişlerdir.

“Bilirsin ki sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak dâimî kaldırabilir. Halbuki, bak, bu zât büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıb büyük kavimlerden zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’ edip, yerlerine öyle secâyâ-i âliyeyi-ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak-vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek hârika icraatı yapıyor. İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Cezîretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar. O zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini, acaba yapabilirler mi?” (1)

Kur’an ahlakı ile ahlaklanan, Kur’an’dan ve Hz.Muhammed’in (Sav) sünnetinden ders alan sahabelerin, müçtehitlerin, asfiyaların, evliyaların ilimleri, güzel ahlakları, ortaya koyduğu eserleri, yetiştirdikleri nurani talebelerinin ilimleri ve güzel ahlakları ispat eder ki; Kur’an Allah’ın kelamıdır ve Hz.Muhammed (Sav) Allah’ın kulu ve elçisidir.

Hz.Muhammed’in (Sav) güzel ahlakını, yalan söylememesini düşmanları bile tasdik etmiştir.

Düşmanlarına bile yalan söylemeyen, Muhammed’ül Emîn (Güvenilir Muhammed) olarak bilinen bir zât Allah’a karşı iftirada bulunamaz. Müşrikler Hz.Muhammed’i (Sav) yalancılıkla suçlamamışlardı. Onu sihir yapmakla suçlamışlardı. 

“Hem, bilirsin, küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münâzaralı bir dâvâda hicabsız, pervâsız, küçük fakat hacâletâver bir yalanı, düşmanları yanında, hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez. Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar; pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husûmet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicab, telâşsız, samimi bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedid, ulvî bir sûrette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür?” (2)

Bunlar gibi nice deliller ispat eder ki; Hz.Muhammed (Sav) Allah’ın kulu ve elçisidir ve İslam’dan başka doğru din yoktur.

(1) ve (2) Sözler (Risale-i Nur)

Bu konu hakkında yorum yapmanız bizim için önemli

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.