Ashâbı Suffe

0
1115

Kıble, henüz Kâbe tarafına çevrilmeden önce idi. Mescidi Nebevî`nin kuzey duvarında, hurma dallarıyla bir gölgelik ve sundurma yapıldı. Buna Suffa denilirdi. Burada kalan Müslümanlara da “Ashâbı Suffa” ismi verildi.
Mescidi Şerifin Suffasında kalan bu Sahabîlerin, Medine`de, ne meskenleri, ne de aşiret ve akrabaları, hiç bir şeyleri yoktu. Âileden uzak, dünya meşgale ve gâilesinden âzâde ve tam mânâsı ile feragatkâr bir hayata sahib idiler. Kur`an ilmi tahsil eder, Resûli Ekrem Efendimizin va`z ve derslerini dinleyerek istifâde ederlerdi. Ekseriya, oruçlu bulunurlardı.
Vakitlerini Resûli Kibriyanın huzurunda geçiren bu mübârek zümre, Efendimizden hep feyz alırdı. Resûli Ekremin medresesine Allah için nefsini vakfetmiş fedakâr, ilim aşığı talebeler idiler. Peygamber Efendimiz tarafından tespit edilen muâllimler, kendilerine Kur`an öğretirlerdi. Bunlardan yetişenler, Müslüman olan kabilelere Kur`an öğretmek ve Sünneti Resûlullahı beyân etmek için gönderilirlerdi. Bu cihetle de kendilerine “kurra” denilirdi. Suffa ise bu itibarla “Dârü`lKurra” diye anılmıştır.
Sayıları 400500 kadar olan mütevazi fakat feyizli bir hayata sahib bulunan bu güzide Sahabîler, bir irfan ordusu idiler. Bütün mesâilerini Kur`an ve Sünneti Resûlullahı öğrenmeye hasretmişken, gerektiğinde gâzâlara da katılırlardı.
İçlerinden evlenenler, Suffe`den ayrılırlardı. Fakat, yerlerine başkaları alınırdı.
Bu güzîde Sahabîler ne ticâretle, ne bir sanatla meşgul olmazlardı. Mâişetleri Resûli Kibriyâ Efendimiz ve Sahabîlerin zenginleri tarafından temin edilirdi. Bu hususu, Suffa`nın baş talebelerinden biri olan Ebû Hüreyre Hazretleri kendisinin çok hadis rivâyet etmesini garipseyenlere karşı verdiği cevapla pek güzel ifâde etmiştir:
“Benim, fazla hadîs rivâyet edişim garipsenmesin! Çünkü; Muhacir kardeşlerimiz çarşıdaki, pazardaki ticâretleriyle, Ensar kardeşlerimiz de tarlalardaki, bahçelerdeki ziraatlarıyla meşgul bulundukları sırada Ebû Hûreyre, Peygamberin (a.s.m.) mübârek nasihatlarını hıfzediyordu.”430
Resûli Kibriyâ Efendimiz, Ashabı Suffa`nın hem tâlim ve terbiyesi, hem de mâişeti ile çok yakından ilgilenirdi. Onlarla daima oturur, sohbet eder, alakadar olurdu. Zaman zaman da onlara, “Eğer, sizin için Allah katında, neyin hazırlandığını bilseydiniz, yoksulluğunuzun ve ihtiyacınızın daha da ziyâdeleşmesini isterdiniz”431 diyerek, bu meşguliyetlerinin son derece mühim ve mübârek olduğunu ifâde buyururlardı.
Resûli Ekrem Efendimiz, evvelâ bu mübârek cemaatın ihtiyacını gidermeye çalışırdı. İcabında, Hânei Saâdetlerinin ihtiyaçlarıyla ikinci derecede meşgul olurdu. Bir kere Hz. Fâtıma (r.a.), el değirmeni ile un öğütmekten yorulduğundan şikâyet ederek bir hizmetçi istediğinde Efendimiz ciğerpâresini reddetmiş ve şöyle buyurmuştu:
“Kızım! Sen ne söylüyorsun? Ben henüz Ehli Suffa`nın mâişetini yoluna koyamadım.”432
Bir gün, Ashabı Suffanın başlarına durmuş, hallerini tedkikten geçirmişti. Fukaralıklarını, çekmekte bulundukları zahmetleri görmüş, şöyle buyurarak onların kalplerini hoş etmişti:
“Ey Ashabı Suffa! Size müjdeler olsun ki; her kim şu sizin bulunduğunuz hal ve sıfatta ve bulunduğu durumdan razı olarak bana mülâki olursa, o benim refiklerimdendir.”433
Resûli Kibriyâ Efendimize herhangi bir şey getirilince, “Sadaka mı, yoksa hediye mi” diye sorardı.
Getirenler, “Sadakadır” cevabını verirlerse, onu el sürmeden Ashabı Suffaya ulaştırırdı. “Hediyedir” cevabını verirlerse onu kabul eder ve Ashabı Suffaya da ondan hisse ayırırdı. Çünkü; Kâinatın Efendisi, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) sadaka kabul etmez, sadece hediye kabul ederdi. Bir gün adamın biri, tabakla hurma getirmişti. Adama, “Sadaka mıdır? Hediye midir?” diye sordu. Adam, “Sadakadır” cevabını verince, Peygamber Efendimiz onu doğruca Suffa Ehline gönderdi. O sırada torunu Hz. Hasan, Peygamber Efendimizin önünde bulunuyordu. Tabaktan bir hurma alıp ağzına götürünce, Resûli Kibriyâ Efendimiz derhal müdâhale etti ve onu ağzından çıkarttırdı. Sonra da, “Biz Muhammed ve ev halkı [Ehli Beyti> sadaka yemeyiz, bize sadaka helâl değildir!” buyurdu.434
Şu âyetin Ashabı suffa hakkında nâzil olduğu da rivâyet edilmiştir.435
“Sadakalar, kendilerini Allah yolunda hizmete adamış fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşıp hayatlarını kazanmaya fırsat bulamazlar. Onların hallerini bilmeyen kimse, istemekten çekindikleri için, onları zengin sanır. Ey Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Yoksa onlar insanlardan ısrarla birşey istemezler. Ve siz her ne bağışta bulunursanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilir.”436
Tam mânasıyla Allah yoluna kendilerini vakfetmiş bulunan bu güzide Sahabîler, Resûli Kibriyâ Efendimizin hiç bir nasihatını, hiç bir hitabesini kaçırmazlardı. Dâima orada hazır bulunur, irad edilen hitabeleri ve öğütleri hıfzedip diğer Sahabîlere de naklederlerdi. Bu bakımdan İslâmî hükümlerin muhafaza ve naklinde Ehli Suffa`nın pek müstesna hizmet ve gayretleri vardır. Kur`an nûrunun kısa zamanda âlemin her tarafına sürâtle yayılmasında bu ilim heyetinin büyük payı vardır. Bu bakımdan İslâm tarihinde Ehli Suffâ müstesnâ bir yer işgal eder.
Bir ilim müessesesi olan Suffanın, has bir talebesi Ebû Hüreyre kendileriyle ilgili bir hâdiseyi şöyle anlatır:
“Açlıktan yüzü koyun yatıyordum. Bazen de karnıma taş bağlıyordum. Bir gün halkın gelip geçtiği bir yol üzerinde oturdum. O sırada oradan Resûlullah geçiyordu. Vaziyetimi anladı ve `Ey Ebû Hüreyre,` diye seslendi.
“`Buyur, yâ Resûlâllah,` dedim.
“`Haydi gel,` buyurdu.
“Beraber gittik. Eve girdi. Ben de girmek için izin istedim. Müsaade ettiler. Ben de girdim. Bir kapta süt buldu. `Bu süt nereden geldi?` diye sordu.
“`Falâncalar hediye olarak getirdiler` diye cevap verdiler. “Sonra da, `Ey Ebû Hüreyre, Ehli Suffaya git, onları bana çağır!` diye emretti.
“Ehli Suffa, İslâmın misafirleriydi. Ne âileleri, ne de mal mülkleri vardı. Resûlullah`a bir hediye geldiği zaman hem kendisine ayırır, hem de onlara gönderirdi. Kendisine, ehline verilmesi için gönderilen sadakaların tamamını onlara gönderir, katiyyen kendisine bir pay ayırmazdı.
“Resûlullahın Ehli Suffayı dâveti beni üzdü. Ben, bu kaptaki sütü tek başıma içer de, bununla epeyce bir müddet idare ederim, diye umuyordum. Kendi kendime, `Ben elçiyim. Suffa ehli gelince onlara sütü ben taksim ederim` dedim. Bu durumda sütten bana hiçbir şey kalmayacağını biliyordum. Fakat, Allah Resûlunün emrini yerine getirmekten başka çare de yoktu.
“Gidip, onları çağırdım. Geldiler. Müsâade isteyip oturdular.
“Peygamberimiz (a.s.m.), `Ebû Hüreyre, kabı al ve onlara süt ikrâm et` buyurdular.
“Süt kabını alıp, dağıtmaya başladım. Herbiri kabı alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra arkadaşına veriyordu. Suffa ehlinin sonuncusu da içtikten sonra, kabı Resûlullaha verdim. Aldı. İçinde sadece azıcık süt kalmıştı. Başını kaldırarak bana bakıp gülümsedi ve `Ebû Hüreyre,` dedi.
“`Buyur, yâ Resûlallah,` dedim.
“`Süt içmeyen ikimiz kaldık,` buyurdu.
“`Evet, yâ Resûlallah` dedim.
“`Otur sen de iç` buyurdular. Oturup içtim.
“`Biraz daha iç`, dedi. İçtim. Yine içmem için ısrar etti. `Daha daha,` diyordu. Nihayet, `Seni hak din ile gönderen Allah`a yemin olsun ki, içecek yerim kalmadı` dedim.
“`O halde bardağı bana ver` buyurdu. Verdim. Allah`a hamd ve senâ etti. Sonra Besmele çekerek geri kalanını da kendisi içti.”437

430. Tecrid Tercemesi, 7/47
431. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili 2/941
432. Tabakât, 8/25
433. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili 2/941
434. Müslim, 3/117
435. M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur`an Dili 2/940
436. Bakara Sûresi, 273
437. Buhari, 4/89; Tirmizi, 4/648649

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.